Bir işçi kadının mektubu Hayatın yordukları
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Mayıs ayında, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 2 bin 822 lira, yoksulluk sınırını ise 9 bin 762 lira olarak açıklamış…
Bitmedi !
Dünden bugüne ne değişmiş, DİSK Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi'nin araştırması, bunun fotoğrafını da çekmiş !
Fotoğrafta ne mi var ?
Mayıs 2003’te 4 kişilik bir ailenin günlük en az 15,9 TL'ye sağlıklı beslenebildiği, bugün ise bu rakamın 94,1 TL'ye yükseldiği bir memleket gerçeği var !
Anlayacağınız,
18 yılda açlık sınırının 5,91 kat arttığının hesaplandığı Türkiye coğrafyasında, asgari geçim indirimi ile beraber, 2 çocuklu, eşi çalışmayan bir asgari ücretli, eline geçen 2 bin 960 TL ile ancak 9 günün ihtiyaçlarını karşılayabiliyor !
Gerisi mi ?
Geride kalan günler mi ?
Sen sağ ben selamet !
Şimdi sırada, Kocaeli’nin Derince ilçesinde yaşayan bir işçi kadının mektubu var… Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu tarafından paylaşılan bir mektup… “En iyisi düşünmemekti, kaçmaktı, kendi içime kaçmak... Fakat bir içim var mıydı ? Hatta ben var mıydım ? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi...” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ı hatırlatan bir mektup…
Haklısınız…
Okumaya başlayalım…
Dışarıda akan o hayat ne demiş, bakalım…
-
Merhaba… Ben, 40’lı yaşlarda, kendimi bildim bileli çalışan, emek harcayan, birçok yerde çalışmış bir işçi kadınım. Çalışma koşullarım ve hayatın zorluklarıyla belimde oluşan rahatsızlık nedeniyle, aylardır raporlu bir biçimde evde kendi kendimi idare etmeye çalışıyorum.
Türkiye’nin birçok yoksul mahallesinde olduğu gibi, bizim burada da Suriyeliler yaşıyor. Bizim oturduğumuz mahallede de, savaşta aile üyelerinin bir kısmını kaybetmiş, mecburen buralara kadar gelmiş bir Suriyeli aile var. Durumları öylesine kötü ki, insan onlara baktığında kendi yoksulluğunu unutuyor. Üstüne bir de yaşadıkları haksızlıkları görünce, daha da kötü oluyorum. Geçtiğimiz ay, bir eksiği oldu mu yalnızca benden isteyen Suriyeli komşum bize geldi. Öyle ağlıyor ki, sandım ki birisi öldü. Anlatmaya başladı…
Eşi, bizim mahallede yapılan bir binanın inşaatında çalışıyor. Ben de her sabah erken saatte işe giderken, gece 10 civarında işten gelirken de görüyorum eşini. Yine böyle gidip geldiği günlerden birinde, eşi, ustabaşından haftalığını istemiş. Sigorta falan hak getire zaten. Ustabaşı, haftalığını vermek yerine, sürekli adama 50-100 lira verip geçiştiriyormuş. Bir ay sonunda da 400 lira vermiş. Eşinin kazandığı para, ancak mutfak için birkaç şey almaya yeterken, kirası da birikmiş. Ev sahibi, her gün kapılarını çalıp kirayı istiyormuş. Komşum da, ev sahibi “sizi evden atarım” deyince, çaresiz kalıp gelip benden yardım istedi.
Diyeceğim o ki, o gözyaşlarını görünce, “çocuklarım sokakta kalacak” feryadını duyunca, insan, kendi yoksulluğunu unutur, elinde avucundakini paylaşır hale geliyor. Diğer türlü başımı yastığa nasıl koyacaktım, bilmiyorum. Benim gibi, çocuklarına kol kanat germeye çalışan bir annenin o halini gördükten sonra, nasıl sus pus kalıp da kapımı kapatabilirdim. Benim için nereli olduğunun, nerden geldiğinin bir önemi yok. Bir kadının hıçkırıklarının önemi var.
Görüyorum sosyal medyada… “Suriyeliler her yerden yardım alıyor” diyenleri. Benim gözümün önünde insanlar aç kalıyor ve biz, kendi ekmeğimizi paylaşıyoruz. Siyasetçilerse, oy toplamak için onları öne sürüyor.
Bizi birbirimizden ayıran şeyleri koyalım bir kenara...
Yoksulluğumuz birleştiriyor bizi…
-
Hayatın, acıların, adaletsizliğin yorduğu toprakların insanı da çok farklı değil anlaşılan…
Ve inanın, eldeki bu mektup da TEK değil !
Dışarıda, okunmayı bekleyen daha çok mektup var !
Hem de çok !